Araştırmacı yazar Coşkun: Tarihi ideolojik kalıplardan kurtarmalıyız
Malatya'da bu yıl 12'ncisi düzenlenen Kitap Fuarı'na katılan Akit TV Haber Koordinatörü, araştırmacı yazar Muharrem Coşkun, imza günü kapsamında İLKHA muhabirinin sorularını yanıtladı.
İlk kez Malatya'ya geldiğini belirten Coşkun, kentte kitaba ve özellikle yakın tarihe gösterilen ilgiden memnuniyet duyduğunu ifade etti.
Coşkun, yakın tarih araştırmaları, belgeselleri, Mehmet Akif Ersoy'un hayatının son dönemi ve dijital gazeteciliğe ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Malatya'da kitap fuarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
"Malatya'ya kitap fuarı için ilk defa geldim. Hakikaten de kitaba güzel bir ilgi alaka var. Malatya biliyorsunuz bayağı bir badireler atlattı, depremler yaşadı. Yaralarını yeni yeni sarıyor. Ama buna rağmen bakıyorum yaşlısı, genci, kadını, erkeği ilgi alaka gösteriyor. Mesela benim yazdığım kitaplar tarih ile alakalı, yakın tarihe ışık tutan kitaplar. Toplumumuzun, insanımızın, gencimizin tarihe alaka duyması açıkçası hoşuma gitti. Dolayısıyla bizi teşvik ediyor."

Akademik eğitiminizi sosyoloji alanında tamamlamış ancak kariyerinizi tamamen sıcak gündem ve yakın tarih gazeteciliği üzerine kurmuş bir isimsiniz. Sosyolojik gözlem yeteneği, Türkiye'de genellikle günübirlik ve manipülatif tüketilen 'güncel siyaset haberciliği' dinamikleriyle karşılaştığında nasıl bir kırılma yaşıyor? Olayları bir sosyolog titizliğiyle okumak, medyanın o hızlı ve sert dilinde size bir avantaj mı sağlıyor yoksa yalnızlaştırıyor mu?
"Lisans eğitimini sosyoloji bölümünde yaptım. 30 yıldan fazladır da gazetecilik yapıyorum, aktif gazetecilik. Aslında sosyoloji ile gazetecilik bence çok iç içe geçiyor Türkiye'de. Aslında her toplumda öyle diye düşünüyorum. Çünkü eski tabirle aslında toplum bilimcilik, sosyoloji yani halkın içinde olmak yani halkı anlamak, halkın derdini, sıkıntısını, sevincini, ızdırabını hissetmek, bilmek, duymak, yaşamak. Biz bu halkın içerisindeyiz. Sosyolojinin verdiği bu imkanla aslında gazeteciliği daha da güçlendirdiğimizi düşünüyorum. Yani bu bize gazetecilikte bir avantaj sağlıyor. Aynı şekilde gazeteciliğin verdiği sorgulamacı yaklaşım, araştırmacı bakış o da sosyolojideki yönünüzü güçlendiriyor ve size yeni imkanlar, yeni kapılar açıyor. Dolayısıyla ben bunların ikisinin de derin çizgilerle ayrılmayacağını, hatta tarih, sosyoloji, gazetecilik. Yani bunları kardeş olarak görüyorum zaten. Onun için de kitaplarımın, belgesellerimin tamamen yakını tarih ile alakalı. Ama 30 yıldan fazladır gazetecilik yapıyorum ve hakikaten de ikisinin birbirini çok güzel beslediğini fark ediyorum."

Türkçe Ezan sürecini ele alan "Garp İzi" ve Sebilürreşad'ı işleyen "Yol'daki Çığır" gibi toplumsal hafızada iz bırakan, ideolojik olarak oldukça hassas ve tartışmalı yakın tarih konularını belgeselleştirdiniz. Bir araştırmacı olarak kitlelerin bagajlarındaki ön yargılarla yüzleşirken, belgeselin objektif tarihsel gerçekliği ile izleyicinin duymak istediği anlatı arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz? Hakikati incitmeden aktarmanın metodolojisi sizce nedir?
"Şu bir gerçek, bizim yakın tarihimiz bence hala karanlık. Hala bazı tabular var. Hala bazı şeyler tam cesurca anlatılmıyor. Fakat ben hep şuna inandım. Söylediğiniz doğruysa ve elinizde belge varsa korkmayacaksınız ve gerçeği, hakikati söylemekten çekinmeyeceksiniz. Fakat derdimiz hiç kimseye iftira atmak olmamalı, olayları çarpıtmak olmamalı. Bizim tarihimizde maalesef cüceler dev, devler cüce yapılmış durumda. Bazen hatta hainler kahraman, kahramanlar hain yapılmış durumda. Dolayısıyla bunu ayırmamız gerekiyor. Yeniden okumamız gerekiyor. Tarihi ideolojik kalıplardan, tarafgirlikten kurtarmamız gerekiyor. Tarihi bir övgü ve sövgü kitabı olmaktan çıkarmamız gerekiyor. Ben bunu ilke edindim ve dolayısıyla da kitaplarımda ve belgesellerimde en çok beslendiğim unsur yine kaynaklar oldu, tanıklar oldu, belgeler oldu. Dolayısıyla bunların ışığında ve objektif okumalar, çapraz okumalar, check up yaparak dengelemeler çok önemli. Öbür türlü yalanın, yanlışın esiri oluruz. Ve maalesef bunun ızdırabını çekiyoruz şu anda. Toplum olarak, eğitim sistemi olarak, medya olarak biz yanlış tarihin bedelini ödedik ve ödemeye devam ediyoruz."

Kitabınız "Kod Adı: İrtica 906" ile İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy'un hayatının son dönemindeki o hüzünlü ve baskı altındaki kesitine ışık tuttunuz. Bir devletin kendi kurtuluş şairini ve entelektüel figürünü "tehdit" olarak kodlamasının sosyolojik yansımaları günümüze nasıl devroldu? Resmi arşiv belgelerini tararken sizi bir gazeteci ve araştırmacı olarak duygusal anlamda en çok sarsan, "Bunu da mı yapmışlar?" dediğiniz o kırılma anı neydi?
"Kitabımıza da konu ettiğimiz şu isim 'İrtica 906 Kodu' devletin istiklal şairine verdiği kod adı. Bakın düşünebiliyor musunuz? Yani bir devlet düşünün kendi istiklal şairine, milletvekilliği yapmış bir istiklal şairine, milli mücadelede cephelerde vaazları dağıtılan, Anadolu'da isyanları bastıran bir istiklal şairine devletin verdiği kod adı İrtica 906. Ve bu istiklal şairi bakın 1925'ten sonra bu ülkede yaşayamaz hale geliyor. Mısır'a, kumlarla oynamaya mahkum ediliyor. Orada da yalnız bırakılmıyor. Peşine hafiyeler takılıyor. Bakın burada 70'i aşkın gizli belgeyi ilk defa neşrettik. Ve burada bu belgeleri araştırırken ve yazarken şunu aradım ben. Mesela belgelerde Mehmet Akif'in Mısır'da çok büyük yoksulluk çektiği, parasız kaldığı, hastalandığı bilgilerini oradaki ajan Türkiye'ye geçiyor. Şöyle bir belge aradım. Acaba bir vicdanlı bürokrat çıkıp da bu belgeleri gören çünkü belgelerdeki yazışmalar İçişleri Bakanlığı, İstanbul Emniyeti, İstihbarat Teşkilatı arasındaki yazışmalar. 'Ya bu adam bize İstiklal Marşı yazdı. Millî Mücadele'de isyanları bastırdı. Vaazları cephelerde dağıtıldı. Milletvekilliği yaptı. Bu insan şu anda yoksulluk çekiyormuş, hastaymış. Buna yardımda bulunalım.' şeklinde de bir belge bulabilir miyim diye heveslendim ve baktım. Ama büyük bir hayal kırıklığı. Tam tersine belgelerde İstiklal şairi aşağılanıyor, tahkir ediliyor. Safahat'ı imha emri veriliyor. Mısır'da basılan Safahat'ın son aşaması gölgeler bu ülkeye sokulmuyor ve yasaklanıyor Safahat. Mehmet Akif gıyabında 1925 yılında Şark İstiklal Mahkemesi'nde gıyabında idamla yargılanıyor? Belki de Mehmet Akif Mısır'a gitmeseydi bugün biz İstiklal Şairi'ni asan bir millet olarak o utancı yaşayacaktık. Onun için ben Mısır'a gitmesini hayırlı görüyorum."

"Kemalizm din mi, ideoloji mi?" adlı son çalışmanızda, Cumhuriyet modernleşmesinin temel paradigmasını kavramsal bir masaya yatırıyorsunuz. Türkiye'de kutuplaşmanın en sert yaşandığı bu kavramsal sahada, meseleyi tabulaştırmadan ya da tamamen değersizleştirmeden bilimsel bir eleştiri süzgecinden geçirmek ne kadar mümkün? Toplumsal barış adına, bu tartışmayı sağlıklı bir zemine çekmek için entelektüellerin öncelikli olarak neyi değiştirmesi gerekiyor?
"Son kitabımız 'Kemalizm din mi ideoloji mi?' Bu da gerçekten çok kaynaklara dayalı bir çalışma oldu. Türkiye'de maalesef okullar ideoloji kampına çevrilmiş durumda. Özellikle bakın bu araştırma sırasında şunu gördüm. Maalesef tek parti dönemi, özellikle 1925-1950 arası siyasi kişilik olan Mustafa Kemal etrafındaki o estirilen rüzgâr adeta bir korku imparatorluğuna dönüştürülüyor. Bir tanrılaştırma yoluna gidiliyor. Alenen Mustafa Kemal hayattayken başlıyor bu. Ve Mustafa Kemal'e ilah, Allah, peygamber, put gibi yakıştırmalar yapılıyor ve bunlar da sıradan insanlar değiller. Kimisi milletvekili, kimisi parti genel sekreteri, işte halk evleri genel müdürü, içişleri bakanı gibi yani partinin üst düzey yöneticileri, bakanlık yapmış isimler ve bu tarz yani olağanüstü tanrılaştırma ve Kemalizmi dinleştirme yolunda çalışma yapanlar ödüllendirilmiş, azarlanmamış, taltif edilmiş. Alenen İslam'ın bütün kaynakları, İslam dininin bütün değerlerinin yasaklandığı dönemde sanki yeni bir din icat edilmeye çalışıldığını görüyorsunuz. Dolayısıyla biz bu araştırmamızda şunu ortaya koymaya çalıştık. Türkiye bu badireleri atlattı mı? Tam emin değilim. Türkiye belki o dönemdeki kadar Mustafa Kemal'den tanrı diye bahsedilmiyor. Onun düşüncesi din olarak bahsedilmiyor fakat hala kutsanan ritüeller var. Hala konuşulmayan, konuşulmasından korkulan tabular var. Tartışamadığımız meseleler var. Artık bunları aşmamız gerektiğini düşünüyorum. Kemalizm din mi ideoloji mi? Bu soruya cevap aramaya çalıştık. Bu da tamamen kaynaklar yardımıyla oldu. Yine Kemalist kaynaklar, yine Mustafa Kemal'in etrafındaki insanların söylev ve demeçleri, yazdıkları, ders kitaplarına koydukları, dergilerinde neşrettikleri kitaplardan alıntılarla, kaynaklarla, belgelerle oluşmuş bir eser. Dolayısıyla biz aslında bir döneme ışık tutuyoruz ve bunu yaparken de elimizde kaynak olduğu için de çekinmemeye, korkmamaya çalıştık; korkmadık, yazdık, çizdik. Ama şunu söyleyeyim Türkiye bu konuda daha çok yol katetmeli diye düşünüyorum ve sis perdesinin aralanması için de artık bu suç kavramını, 5816'yı falan da dünyanın hiçbir yerinde olmayan bu utancı da kaldırmamız gerektiğini düşünüyorum."

Geleneksel medyanın ve TV genel yayın yönetmenliği gibi kurumsal kimliklerin içinden gelen biri olarak, son yıllarda dijital yayıncılığa ve kendi bağımsız mecranıza ağırlık verdiğiniz görülüyor. Konvansiyonel medyanın hiyerarşik yapısından, dijital dünyanın sansürsüz ama bilgi kirliliğine açık alanına geçiş yapmak habercilik reflekslerini nasıl dönüştürüyor? Sizce geleceğin "kamuoyu oluşturma gücü" televizyon ekranlarında mı yoksa algoritmaların yönettiği dijital odalarda mı olacak?
"Yeni nesil dijital platformlarda daha çok takılıyor ve oraya attığınız bir video milyonlara ulaşabiliyor. Fakat mesela ben bu üç deneyimi de yaşadım. Yazılı basında da çalıştım. Televizyonu da gördüm ve hala devam ediyorum. Televizyon programı yapıyorum ama dijital mecrada da varım. Yeni nesil yazılı gazeteyi artık eline almıyor ve gazete satışları Türkiye'de çok düşmüş durumda. Televizyon gazeteciliği ve televizyonculuk ise evet hala devam ediyor ama ömrü ne kadar olur bunu tartışmamız gerekiyor. Bence uzun ömürlü diyemeyiz. Fakat dijital mecralar da belki boyut değiştirecek. Daha farklı yönlere geçiş yapabilir. Ancak şunu söylüyorum. Her şeye rağmen bugün belge niteliği taşıyan, ciddiyeti olan ve geleceğe not düşecek, kayıt düşecek yine yegâne mecra da yazılı gazetecilik, bizzat basılmış gazete olduğunu düşünüyorum..."


Kaynak:İLKHA

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.